28 Eylül 2009 Pazartesi

Beyzbolda Amerika Hegemonyası


Beyzbola ne kadar uzak kalmış olsak da ülke olarak, bir Dünya Kupası yaşadı bu spor geçtiğimiz bir ay içinde. Ve bu kupa bir kıtanın ev sahipliği yaptığı ilk kupaydı. Avrupa'nın sekiz ayrı ülkesinde 22 ülkenin katılımıyla düzenlendi turnuva. Hollanda haricinde Avrupa'dan pek başarılı beyzbol ülkeleri çıkmasa da bu sporu Eski Kıta'da hareketlendirmek için uygun bir tercihti şampiyonanın düzenlenme şekli.

Sonuçta beklenen bir final yaşadı turnuva, son şampiyon ABD son finalist ve ondan önceki 9 turnuvanın da şampiyonu Küba ile karşılaştı. Bu iki takım yarı final gruplarındaki karşılaşmalarından sadece 4 gün sonra tekrar karşı karşıya geldiler. (Ki bu şampiyonanın statüsü başlı başına ayrı bir yazıda anlatılmalı çünkü takımlar birbirleriyle toplamda 14 maç yaparak baya yoğun bir program dahilinde final grubuna gelebiliyorlar)

Yarı final eşleşmesinde sadece 7. inningde aktif olabilen Küba zorlayamamıştı ABD'yi maçın genelinde. Finalde ise Amerika'nın 2.inninglerde başlayan üstünlüğü 6.inningler bittiğinde sona ermişti ki 7.inningler skoru belirleyici periyod oldu. ABD, 7.inningdeki vuruşları ve kaydettiği 6 home run ile arayı açtı. 10-5 lik skorla şampiyonluğa üstüste ikinci kez uzanan ABD, Küba Dynasty'sinin tamamen sona erdiğinin ilan etmiş olmuş oldu.

Grupların Ardından

Hiçbirimiz sürprizlerle dolu bir ilk tur yaşadık diyemeyiz aslında. Beklenilen tarzda bir ilk tur geçirdi Sultanlar. Fransa'ya karşı alınan o kadar da zorlanılmadan kazanılmış 3-0lık galibiyet zaten ikinci tura geçmek için yeterli gibiydi çünkü Fransa bu gruptan puan çıkaramazdı ki öyle de oldu. İtalya maçı ise sadece direncimizi ölçme fırsatıydı bizim için. İtalya gibi bir deve sadece bir set dayanabileceğimizi gördük, ikinci setin ortasından itibaren kafalarda sadece Almanya maçı kalmıştı. Gelelim Almanya maçına... Yer yer etkili oyun ve temel sorunumuz konsantrasyon eksikliğinin baş gösterişi. Asıl acı olan Almanya maçını kaybetmekten çok kaybediş biçimimiz sanırım. Turnuvadaki en kilit maçımızı moralsizlikle ve basit hatalarla vermiş olmak biraz acı veriyor.

Playoff turunda Katowice'de yeni bir gruba gidiyoruz, elenen takımlardan alınan puanları saymadan 2 mağlubiyet 0 galibiyet ile 6. ve son sıradayız. Yarı finali görmek için, bu turda 3'te 3 yapmak şart (ki o bile yetmeyebilir malesef). İmkansız değil çünkü mental olarak hazır moralman dağılmayacak bir Türkiye bu gruptaki Sırbistan ile başabaş oynayıp Çek Cumhuriyeti'ni ve Azerbaycan'ı yenecek güçte. İlk maçımız turnuvada henüz set vermemiş Sırbistan'a karşı. Son birkaç yılın yükselen değeri Sırbistan ile ya tamam ya devam maçı oynayacağız, bu maçta alacağımız bir galibiyet ile 3'te 3 de yapabiliriz, keza bir mağlubiyet ile aynı tablo 3'te 0 bile olabilir. Dilekler ilk seçenekten yana.

27 Eylül 2009 Pazar

Turco-Greko-Romen

Serbestteki keskin düşüşümüz sürerken günü grekoromenle kurtarıyoruz artık şampiyonalarda. Günü kurtarmak bir kenara bireysel yetenekleriyle güreşçilerimiz grekoromende dünya şampiyonu olabiliyorlar.

Danimarka'nın Herning kentindeki Dünya Güreş Şampiyonası'na kötü başlamıştık aslında. Serbestte ardarda elendi güreşçilerimiz. Eski parlak günler geride kalmıştı belki ama hala akıllarımızdaydı o kareler. FILA da öyle düşünmüş olacak ki iki efsanevi güreşçimiz Hamza Yerlikaya ve Mustafa Dağıstanlı'yı "Hall of Fame"ine sokmayı layık gördü. Bu hiç şüphesiz bizim için kötü geçen turnuvanın içinde gururlanmak için bir vesile yaratmıştı.

Grekoromene geldiğimizde ise gururlancak birçok neden türedi birden. İlk önce ustalık evresinin en tepesindeki bir Nazmi Avluca altını getirdi ki ileride Hall of Fame güreşçisi olacaktır kendisi de kişisel kanaatimce. Sadece 3.turda zorlanan Selçuk Çebi'nin ardarda 2-0'lık setlerle aldığı altını ve son olarak da Rıza Kayaalp'in bronzu ile turnuvayı 2 altın 1 bronzla tamamladık ki Erhan Karakuş'un da son maçta bronzu kaçırdığını hatırlatmak gerek. Yine de bu tablo bizi grekoromende Dünya Şampiyonu yapıyordu.

Tablo biranda karadan pembeye döndü belki ama yine de konu ata sporu olunca gerek grekoromende gerekse serbestte insan daha ezici üstünlükte geçmiş olan şampiyonaları özlüyor. Serbestte yeni kuşak atletler yetiştirerek ve grekoromende istikrarı yakalayarak belki özlemleri sona erdiririz.

25 Eylül 2009 Cuma

Büyük Rövanş

Bazı sporlar vardır sadece tek bir efsane sporcusu hatırlanır sporun içinde olmayanlar tarafından. Cimnastik örneğinde olduğu gibi, yıllar geçmesine rağmen Nadia Comăneci cimnastikte ilk akla gelen isim hala ülkemizde. Ama benim değineceğim örnek daha farklı bir spora ve bir değil iki sporcuya ait.


Garry Kasparov ve Anatoly Karpov... Satrançın kendi tabirleriyle Pele ve Maradonaları. Bu iki devin epik kapışmasının üzerinden tam 25 yıl geçmiş. Ama hala satranç ustası dendiğinde bu iki isim akıllara geliyor aradan birkaç şampiyon geçmiş olmasına rağmen.

Kasparov ile Karpov 83 yılında sonlanamayan düellolarının ardından ertesi sene bir kere daha karşı karşıya gelmiş ve kazanan Kasparov olmuştu. Bu iki efsane tarihi buluşmalarının 25. yılı şerefine 12 setlik özel bir müsabakaya imza attı Valencia'da. En büyük rakibim ve ustam dediği Karpov'u 9-3 ile yenen Kasparov rövanşı da bu şekilde vermemiş oldu.

Satrançın spor olup olmadığı polemiğini bir kenara bırakıp tüm dünyanın tanıdığı bu iki ustanın önünde saygıyla eğilmek gerekiyor bence.

24 Eylül 2009 Perşembe

Polonya Revisited


Polonya'ya geri dönüyoruz ama bu sefer "12 Dev Adam" ile değil "Filenin Sultanları"yla... Avrupa Bayanlar Voleybol Şampiyonası Polonya'da başlamak üzere. Takımımız genç umutlarımız taze.

Turnuvanın statüsü basketbol şampiyonasındakinin bir benzeri. Tek fark ikinci turun sonunda doğrudan yarı finallere geçiliyor. Dileriz bu sefer erken form tutup yorgunluk senaryoları ile boğuşmayız. Grubumuzda İtalya, Almanya ve Fransa yeralıyor. İlk maçımız ise 25 Eylül'de basketbolda 3'te 3 yaptığımız kent Wroclaw'da Fransa ile.

Şuanki durumumuza bakıldığında Fransa maçını kazandığımız müddetçe ilk gruptan çıkma ihtimalimiz yüksek, ikinci gruptan çıkma ihtimalimiz düşük gibi gözüküyor. İtalya veya Almanya'dan alınacak bir galibiyet ise yarı final yoluna sokabilir Sultanlar'ı. Ama biraz mücadele yönümüzü geliştirip biraz da patlayıcı gücümüzü kullanıp maçların sonunu getirebilmek gerek. İşte o zaman yarı final o kadar uzak bir hayal olmaktan çıkabilir.

Dilerim Sultanlar için o eski şaşaalı günleri hatırlatacak nitelikte bir turnuva olur.

22 Eylül 2009 Salı

2. Belçika Hükümdarlığı mı?

Başlıktan yola çıkarsak bu konunun tenise bağlanacağı anlaşılmıyor olabilir ama Justine Henin ile Kim Clijsters arasında geçen Grand Slam kapışmalarını ve klasman birinciliği rekabetini hepimiz hala hatırlıyoruz. (çok da uzağa bakmamak gerek en son 2006 sezonunda Henin'in üstünlüğüyle biten iki büyük Grand Slam Roland Garros ve Wimbledon bunlara en güzel örnek) Bu rekabetin bir ayağı dönüşünü muhteşem bir şekilde yaptı zaten. Kim Clijsters'ın çocuğunu koluna takarak wild-card ile geldiği US Open'ı alıp götürmesiyle ateşlenen Belçika tenisi şimdi de Justine Henin'in dönüş ihtimalini konuşuyor.


Serena-Venus kardeşlerin süregelen Grand Slam dominasyonu, Safina'nın taçsız kraliçe sendromu ve Rus-Slav ekollerinin formsuzluğu ile kitlenmiş bayan tenisinin eski hareketliliğini kazanması eski yıldızlarının geri dönüşüyle olacak gibi. Söylendiği gibi 2010 sezonuna yetişirse, Clijsters gibi Henin'in de dönüşü muhteşem olabilir hem de bayan tenisi böyle zor bir çıkmaza girmişken.

Bu haber WTA Tour için hem bir ümit ışığı hem de yeni jenerasyondan hala ümitle beklediğimiz yıldızların çıkması için süre kazanımı olacak.

21 Eylül 2009 Pazartesi

Yanlış Zamanların İlahı


Usain Bolt başka bir döneme denk gelmiş olsaydı sanırım atletizmin şuanki ilahı o olacaktı. Kariyeri, sportmence duruşu ve yenilgiyi kabullenmeyişi ile sporun ruhunu en güzel yansıtan figürlerden biri Tyson Gay.

Tyson Gay, 2007de yaptığı patlamanın (*Dünya Şampiyonasında 100,200 ve 4x100 ü süpürmesi) belki de daha iyisini 2009da yaptı ama gölgede kalmaktan bir türlü kurtulamadı.

Belki Usain Bolt Asafa Powell ikilisi gibi koşu öncesi ve sonrasında rahat ve komik tavırlar sergilemekten kaçınıp işin eğlence kısmından biraz kaçınıyor ama yaptığı işe ne kadar konsantre olduğunu bize gergin tavırları ve inancı ile belli ediyor. (Ki bu eglence kısmından bahsedince 4x100lerin en eglenceli simalarından biri 2003 Dünya Şampiyonasının talihsiz ABDli atleti Jon Drummond'u anmadan geçmemek gerekiyor.)

Gay, Shanghai Golden Grand Prix'de çok kötü bir çıkışın ardından koştuğu 9.69 u Berlin'den önce koşmuş olsa dünya rekorunu egale edecekti. Ki sezon sonu yorgunluğu tavan yapmış bir Bolt bu yarışta olsaydı büyük ihtimalle geçilecekti. Bu 9.69 bize Amerikalının daha çok şey yapacağının ispatı gibi. Bu arada Shanghai'da yaşanan bir diğer önemli olayın kahramanı Carmelita Jeter'ı da unutmamak gerekiyor ki Marion Jones'u geçerek 100m'de gelmiş geçmiş en hızlı ikinci derecenin sahibi oldu. Ama bayanlarda rekor görmemiz için daha epey yol var gibi gözüküyor.

İşin özeti, 2010 sezonunun Usain Bolt için o kadar da "one-man show" şeklinde geçmeyeceğine hemfikir olabiliriz çünkü karşısında başarıya aç bir dünyanın en hızlı ikinci adamı var. Bize de bu iki atletin aynı dönemde yarıştığına tanık olmanın verdiği ayrıcalıkla yarışlardan keyif almak kalacak gibi.

Hayyy Dobre!!!

Basketbol Avrupa Şampiyonası'nın ağızda buruk bir tat bırakarak sona ermesi ile birlikte bu slav soslu reklam mottosunu daha az duyacak olmamıza rağmen bu sözü bir merhabadan daha sıcak buldum.

Bu blogda her spor dalına ilgi duyan, hepsinde ayrı bir heyecan yaşayan ve sporu renklere olan bağlılıktan çok oyunun kendisine olan bağlılık olarak gören bütün sporseverler için birşeyler olacak.

Sporun içindeki "dobre" anları umarım hep birlikte yakalayabiliriz.